19 Ağustos 2011 Cuma
gurur duydum...Paris'te bir türk Hüseyin Çağlayan ve görmek isteyenlerin oluşturduğu çok uzun bir kuyruk...
aklım kaldı,giremedim sıra çok uzundu ve turda bizim sayılı dakikalarımız kalmıştı..görüntüyü paylaşmak istedim...yurt dışında böyle bir manzarayla karşılaşmak gurur verdi..
5 Ağustos 2011 Cuma
'Son Kodachrome Filmi' 3 ağustos-4 eylül 2011 İstanbul Modern Sanat Müzesinde..
son Kodachrome Filmi'3 Ağustos 2011National Geographic dergisinin usta fotoğrafçılarından Steve McCurry'nin, üretilen son Kodachrome filmiyle çektiği fotoğraflar, İstanbul Modern'de izlenime sunuldu.Zaman gazetesi sponsorluğundaki “Son Kodachrome Filmi” başlıklı sergi, dünyada ilk kez İstanbul'da açıldı. Serginin açılışına, Bülent Eczacıbaşı, fotoğraf sanatçısı Ara Güler ve Ekrem Dumanlı ile çok sayıda davetli katıldı.
McCurry'nin Kodachrome filmine vedasında, Ara Güler ve Elliott Erwitt gibi fotoğraf ustalarının yanı sıra ünlü aktör Robert de Niro, Hint sinemasının ünlü oyuncu ve yönetmenlerinden Amitabh Bachchan, ünlü yönetmen Shekhar Kapur, Hintli aktör, yönetmen, yapımcı Aamir Khan, Hintli yazar ve aktrist Shenaz ile Rajastan'daki Rabari kabilesinden etkileyici portreler yer aldı.
Sergide, McCurry'nin projesinde kullandığı Nikon F6 fotoğraf makinesiyle son Kodachrome filmi de izlenime sunuldu. Ayrıca McCurry, sergi tanıtım kataloğunu sanatseverler için imzaladı.
İstanbul Modern Sanat Müzesi Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı, McCurry'e ve projeye destek olan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Dumanlı'ya plaket verdi.
Sergi, 4 Eylül'e kadar açık kalacak.
KODACHROME
1935'te üretimine başlanan ve görüntü teknolojisinde “ikon” haline gelen Kodachrome, fotoğrafçılıkta en çok tercih edilen filmlerden biriydi. Öyle değerliydi ki, 70'lerde efsaneleşen film için 1973'te ünlü sanatçı Paul Simon bir şarkı bile yaptı.
Teknolojinin hızlı gelişimi ve dijital fotoğrafçılığın son sürat yaygınlaşması sonucu, basın fotoğrafçılığının gözdesi olan Kodachrome'un üretimi 2009'da durduruldu.
Fotoğraf kariyerinin başından itibaren Kodachrome kullanan Steve McCurry, New York'taki üretim bandından çıkacak en son Kodachrome filminin kendisine verilmesi için Kodak firmasıyla görüştü. Şirket kabul edince Steve McCurry, 30 yıldır kullandığı bu filmin son 36 karesiyle farklı ülkelerdeki kentleri ve kişileri çekerek, bir dönemin kapanışına tanıklık etti.
http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/18405633.asp?gid=282
28 Temmuz 2011 Perşembe
yaz tatilinde İstanbul'da çocuklarımızı götürebileceğimiz 2 müze:oyuncak müzesi ve uçurtma müzesi..
not:fotoğraflar netten alınmıştır.
İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ
İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında Sunay Akın’ın ailesinden kalma Göztepe’deki köşkünde kurulmuştur. Yazar, müze kurma fikrinin temellerini daha çocukluk yıllarında atmıştır. Sunay Akın 6 yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yapmış olduğu bir seyahatte Arkeoloji Müzesini ziyaret eder. Bu geziden o kadar etkilenir ki müzeciliği oyunlarına katar ve en çok sevdiği oyun haline gelir. Ancak diğer çocuklar pek ilgi göstermediklerinden oyunu hep kısa sürer.
Oyuncak müzesi fikrinin temelleri ise şairin, 20 yıl önce Almanya’nın Nürnberg kentine yapmış olduğu seyahatine uzanıyor. İlk kez o zaman böyle bir müzeyle karşılaşan Sunay Akın, kendini oyuncaklardan saatlerce alamadığını itiraf ediyor. Akın daha sonra gittiği tüm ülkelerde oyuncak müzesi aramaya başlar ve bu gezilerin sonunda gelişmiş her ülkenin mutlaka oyuncak müzesi olduğunu ve teknolojik açıdan kendini geliştiren ülkelerin oyuncak sanayisinde lider olmayı başardıklarını fark eder. Şair o müzeleri gezerken şunları düşünür “Hayal etmenin ve düş kurmanın tarihi var. Bu tarih o müzelerde yaşatılıyor. Türkiye’de de böyle bir müze olmalı ve hayaller korunmalıydı.”
Yazar bu müzeyi kurma amacını ise şu sözlerle ifade etmekte “Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlık duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum”
15 yılda gezdiği ülkelerdeki antikacılardan ve açık arttırmalara katılarak satın aldığı oyuncaklarla bu müzeyi kuran sanatçı insanlara masalsı bir dünya kurmak istemiş. Sunay Akın oyuncak Müzesi hayalini gerçeğe taşırken sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile çalışmıştır. Yazar, Ayhan Doğan ile çalışmasının sebebini ise şöyle açıklamakta; “Bu müzede hayallerimizdeki kahramanları sergileyeceğimize göre, her odanın bir sahne görünümünde olması gerekliydi. Bu işi de en iyi başarabilecek olan isim Ayhan Doğan’dı.
Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze mitolojideki Zeus’un 9 güzel kızı “Musa”lardan gelir. Akın hiçbir müzenin kar amaçlı kurulmayacağını ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerinin kendisi için harcadığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor.
Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi konusunda sınır bulunmamaktadır. Oyuncak müzesinden içeri adımınızı attığınız anda sizi masalsı bir dünya beklemektedir. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından yaklaşık dört bin adet antika oyuncak topladı. En eski oyuncak 1817 yılına ait, Fransa`da yapılan bir oyuncak keman… 1820 yılında Amerika`da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya`da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasında.
Müze 5 kattan oluşmaktadır. Konferans salonunun bulunduğu en alt katta kendinizi bir denizaltının içinde bulacak, çayınızı kahvenizi yudumlayacağınız cafede ise bir oyuncağın dişlilerinin içinde hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınızla karşılaşacaksınız.
Ziyaret Gün ve Saatleri: Pazartesi günleri haricinde, 09:30-18:00 saatleri arasında ziyarete açıktır.
http://www.istanbuloyuncakmuzesi.com/tr/default.asp
ÜSKÜDAR BELEDİYESİ MEHMET NACİ AKÖZ UÇURTMA MÜZESİ
Kuruluş Tarihi
Müzesinin resmi kuruluşu 2005 yılı olmakla birlikte, koleksiyondaki ürünler 1986 yılından itibaren toplanmaya başlanmıştır.
2011 yılı itibariyle Üsküdar Belediyesi ile işbirliğine giden müzemiz, isim değişikliği yaparak “Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi” adını almıştır.
Müzeye giriş ücretsizdir. Sadece atölyede kullanılan uçurtma malzemelerin ücreti talep edilmektedir.
Müze Ürünleri Nasıl Toplandı?
a) Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'nin ilk ürünleri, Mehmet Naci Aköz’ün 1986 yılında yazdığı ve 26 ayrı ülkeye gönderdiği “Türkiye’de uçurtma kültürünün geliştirilmesi için yaptığı çalışmalara destek aradığını ifade eden” mektup sonucunda pek çok ülkeden gelen destek mektupları ve çeşitli ürünlerdir.
b) 1993 – 1995 Yıllarında Hollanda’da yaşayan Mehmet Naci Aköz, bu dönemde özellikle Hollanda, Belçika ve Almanya’dan topladığı çeşitli ürünleri Türkiye’ye getirerek koleksiyonuna ciddi katkılarda bulundu.
c) 1997 ve 1998 Yıllarında Mehmet Naci Aköz tarafından projelendirilip, İBB sponsorluğunda organize edilen 1. ve 2. İstanbul Uluslararası Uçurtma Festivali'ne katılmak için Türkiye’ye gelen Hollanda, Almanya, Belçika, Danimarka, Lüksemburg, Avusturya, İngiltere ve Malezyalı uçurtmacıların da katkıları göz ardı edilemez boyuttadır.
d) 2005 ve 2006 Yıllarında gerçekleştirilen 3. ve 4. İstanbul Uluslararası Uçurtma Festivali'ne katılan Amerika, Japonya, Hindistan, Endonezya, Almanya ve İngiltere’den katılan uçurtmacıların katkıları, uçurtma müzesini resmen açacak hale getirdi ve eldeki ürünlerin sayısı 500’e yaklaştı.
e) Yukarıdaki hareketlerin dışında da çeşitli vesilelerle (üyelerimizin yurt dışına çıkışlarında veya müzemize gelen ziyaretçilerin bağışladığı) gelen ürünler veya ülke içinde farklı bölgelerden toparlanan uçurtma ve diğer ürünler bugün itibariyle 1500’e yaklaşmıştır. Mehmet Naci Aköz başkanlığındaki uçurtma ekibinin 2011 Ocak ayında ülkemizi temsilen katıldığı Hindistan Uluslararası Uçurtma Festivali'nden 300 parça uçurtma ve ilgili malzemeyle dönülmüştür.
Müze Nerede? Fiziksel Yapısı Nasıl?
İstanbul içinde oldukça merkezi konumda olan Üsküdar’ın sahiline yakın olan müze bugün için 80 m2’si aktif olmak üzere toplam 600 m2’dir. (2011 Temmuz ayı içinde tüm kapalı alanların kullanılması planlanmaktadır).
Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'nin iç düzeni ise, tavanlar, duvarlar ve yerler çeşitli uçurtma ve ilgili ürünlerle doludur, yayınlar ve malzemeler raflarda sergilenmektedir. Yer darlığı nedeniyle, demonte veya kumaş türü katlanabilir ürünlerin çoğu paketlerinde veya torbalarında muhafaza edilmekte, ziyaretçilere teker teker çıkarılarak tanıtılmaktadır.
Özellikle okullar veya çocuklarla ilgili sivil toplum kuruluşlarının toplu ziyaretleri sık sık gerçekleşmektedir.
Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi tüm yıl boyu mesai günleri 10. 00 – 17. 00 arası açık olup, giriş ücretsizdir.
Ziyarete gelenlere rehberlik yapılarak koleksiyon tanıtılmakta ve uçurtma kültürünün farklı ülkelerde nasıl algılandığı ile tarihte yer aldığı olaylarla ilgili bilgiler verilmektedir.
Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'ndeki ürünler, bağışlayıcılarının adları, konumları, ülkeleri gibi bilgiler, ülke ve kurum bayrakları ile birlikte sergilenmektedir.
Müzenin Sağladığı İmkânlar
a) Uçurtmaları, uçurtma kültürünü veya merak ettiği modelleri görmek, onlar üzerinde araştırma yapmak isteyenlerin bu meraklarını veya taleplerini karşılamaktadır.
b) Ziyaretçilerin ve araştırmacıların ilgilerine/bilgilerine açık olan müzede gezi yapılabildiği gibi, dileyen video veya fotoğraf çekebilmekte, yayınların fotokopilerini alabilmektedir.
c) Yazılı ve görsel medyanın röportaj/çekim yapmalarına imkân tanınmakta, böylelikle müzenin çalışmaları/aktiviteleri kamuoyunun bilgisine sık sık sunulmaktadır.
e) Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'nde, uçurtmalarla ilgili çeşitli video filmleri veya özel olarak hazırlanmış sunumlar bulunmakta ve belirli periyotlarda gösterilmektedir.
f) Konuyla ilgili teknik kitaplar, tarihçeler, hikâye kitapları, şiirler, şarkılar ve benzeri belgeler bulunmaktadır.
g) Uçurtmanın tarihi ile ilgili fotoğraf ve fotoğraf destekli tanıtım broşürleri oluşturulmuştur.
h) Tüm mesai günleri Uçurtma Atölyesi'nde uçurtma eğitimi verilmektedir.
I) Atölye çalışmasına katılanlara ülkemizdeki uçurtma kültüründen örnekler uygulamalı olarak yaptırılmaktadır.
i) Atölye çalışmasına katılanlardan sadece malzeme bedeli alınmaktadır (Çıta, kâğıt, ip, kuyruk, vb) Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi, zaman zaman çeşitli kurumların salonlarında gezici sergiler düzenlemekte veya konferanslar vermektedir.
j) Üsküdar Belediyesi Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi'nin hedefleri arasındaki en önemli amaçların başında, kısa zaman sonra onlarca ülkeye ait, yüzlerce kurum tarafından sağlanmış, binlerle ifade edilebilen bir koleksiyona sahip olarak, sonraki kuşaklara güzel bir eser bırakmaktır.
k) Bu çerçevede 2011 yılında uygulanmak üzere hazırlanan proje ile tüm dünya ülkeleri mercek altına alınarak ilgili ülkedeki federasyon, dernekler, kulüpler ve uçurtmacılar ile iletişime geçilerek uçurtma kültürü ile ilgili çeşitli taleplerde bulunulacak ve bunun takipçisi olunarak koleksiyona yeni katılımların olması sağlanacaktır.
l) Ayrıca, derneğimizin www.ucurtmadunyasi.com adlı sitesinde sanal müze oluşturma çalışmalarımız devam etmektedir. Bu çalışmalar bitirildiğinde müzemizdeki tüm ürünler, sanal ortamda ayrıntılı arşiv bilgileri ile tüm dünyaya hizmet verecektir.
http://www.ucurtmadunyasi.com/index.asp
Etiketler:
çocuklar için,
görülecek yerler,
ilginç yerler,
müze
25 Temmuz 2011 Pazartesi
14 Temmuz 2011 Perşembe
.Şeffaflık-(12 mayıs-31 Temmuz 2011 .Balat Camhanede)
Istanbul’un kültür ve sanat gündemine taze bir nefes olan Balat’ın Camhane’si 12 Mayıs – 31 Temmuz 2011 tarihlerinde dikkat çeken bir projeyi ağırlamaya hazırlanıyor. İsmi “Şeffaflık” olan bu ortak sergide dünyaca ünlü cam sanatçıları Türkiye’den Yasemin Aslan Bakiri ve Kıbrıs doğumlu Yorgos Papadopoulos yüzyıllardır içiçe geçmiş bir tarih ile birbirlerini etkilemiş Yunan ve Türk kültürlerinden bir “kardeslik, koruma ve uzlaşma” öyküsü anlatıyorlar, camı kullanarak. “Koruma”yı ortak bir tema alan ve camın özünde barındırdığı çelişkilerle – kırılganlık ve güç, opaklık ve şeffaflık – oynayarak, Papadopoulos’un eserleri nazar boncuğu ve Meryem Ana’yı, Aslan Bakiri’nin eserleri ise koruyucu kalkanları ve bağışlayıcı, renkleri ile büyüleyici kaftanları işliyor.
Istanbul'un en eski ve tarihteki çok kültürlü semtlerinden biri olan Balat'ta restorasyonu yapılarak günümüze kazandırılan Camhane'de ağırlanacak olan “Şeffaflık”, güçlü bir uzlaşma mesajı veriyor. Her iki sanatçı da, sınırların ve ulusal kimliğin ötesinde, Türk ve Yunan halkları tarafından paylaşılan kültürel sembolleri kullanarak, ortak tarihi ve anlamı keşif yolculuğuna davet ediyorlar bizleri.
Çok özel bir yapı olan Camhane’nin ilk gününden itibaren tüm oluşum aşamaları bizzat yürütmüş ve halen Direktörlüğünü yapan Cam Sanatçısı ve Öğretim Görevlisi Yasemin Aslan Bakiri camın hassas, kırılgan ve bir o kadar da eşsiz güzelliği yeni mucizelere sebep olsun istemiş. Öznesi dostluk-kardeşlik, koruma, malzemesi cam olunca çok hassas bir denge tutturması gerektiğini düşünerek üçüncü bir gözden destek almaya karar vermiş ve cam sanatının anlatım dilini Küratör Işık Gençoğlu’na emanet etmiş.
Yasemin Aslan Bakiri projeyle ilgili olarak “Şeffaflık” ile karşılastığımda çok heyecanlandım çünkü sanat söylemek istediğim herşeyin tercümanı olacaktı. Cama dair tüm olasılıklar ellerimden dökülecek, tüm bilgim ve tecrübem konuşabileceğim renkli bir lisana dönüşecekti. Benzerlikler ve dengesizlikler arasındaki güçlü bir kırılganlık olan cam, dengeyi yeniden kuracak.” diyor ve ekliyor “ve sanatımız aracılığıyla biz birbirimizi anlayacağız.”
Camhane’nin Uluslararası ilk sergisi olma özelliği de taşıyan “Şeffaflık” dünyaca tanınan iki önemli Cam Sanatçısını: Yasemin Aslan Bakiri ve George Papadopoulos’yu barış-dostluk-kardeşlik ilkeleri altında, İstanbul’un yüce gönlü içinde sizlerle buluşturuyor.
http://www.issanat.com.tr/tr/etkinlik/nerede-ne-var-sergi/20110512/seffaflik/
26 Haziran 2011 Pazar
Heykelin yüreği: Camille Claudel(Anne Delbee'nin, Camille Claudel'in hayatını yazdığı kitap beni çok etkilemişti)
Heykelin yüreği: Camille Claudel
Günümüzde sanat eğitimi, eskisine göre daha rahat koşullarda veriliyor, ama 100 yıl öncesine kadar durum hiç böyle değildi. Heykeltıraş olmaya karar verdiğinizde önce ailenizi buna binbir güçlükle ikna etmeniz, ardından heykel eğitimi veren okula yeteneğinizi kabul ettirebilmek için inanılmaz zor aşamalardan geçmeniz gerekiyordu. Hadi diyelim hepsini başardınız ve heykeltıraş oldunuz. Esas zor olan kısmı bundan sonra başlıyordu; eğer çok şanslı değilseniz bütün yaşamınızı elektrik-su tesisatı bozuk, karanlık, rutubetli atölyelerde yarı aç yarı tok geçirmeye razı olmak zorundaydınız. Ama eğer bir de kadınsanız, bütün bu sorunlar ikiye katlanıyor, çok daha fazla çalışmanız, çok daha cesur ve çok daha dayanıklı olmanız gerekiyordu.
O yıllarda pek çok sanatçı bu zorlukları göze almışlar, yılmamışlar ve bugün hayranlıkla izlediğimiz eserler yapmışlar, ama bunu başarabilen kadın sanatçı sayısı pek fazla değil. Ancak sanat tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan bir kadın var ki yaptığı olağanüstü heykellerden bahsetmemek bilmeyenler için büyük bir eksiklik olur.
“Bütün istediğim heykel yapmak, sonsuza dek…”
Camille, 8 Aralık 1864’te Fransa’da orta halli bir ailenin kızı olarak doğar ve Paris’in dışında küçük bir şehirde, ağabeyi Paul (sonradan büyük şairlerden Paul Claudel olacaktır kendisi) ve küçük kız kardeşi Louise ile büyür. Çocukluğunda bütün yaptığı evlerinin bahçesindeki çamurlarla oynamak, kedi, köpek, kuş, insan heykelleri yapmak ve annesinden bol bol azar işitmektir (O yıllardaki anneler de çamurlu giysilerden pek hoşlanmıyorlardı galiba).
Büyüdükçe çamura ve heykellere olan ilgisi çocukça bir heves olmaktan çıkar ve giderek ciddileşmeye başlar. O yıllarda resim ve heykel yapan kadın sayısı o kadar azdır ki hiç kimse Camille’in bu işi sürdürmek isteyeceğini düşünmez, ama o henüz 13 yaşındayken “Bismarck”, “Napoleon 1” ve “David ve Goliath” heykellerini yapacak kadar kararlıdır. Böylece Claudel ailesi için “Ne olacak bu işin sonu?” çanları çalmaya başlamıştır.
Annesi kızının bu yeteneğini asla kabullenemez. Zaten annesiyle hayatı boyunca hiçbir konuda iyi anlaşamaz Camille. Annesi için pek de ideal bir genç kız modeli değildir, hele de o yılların erkek ve kadın rollerini son derece başarıyla sindirmiş olan kız kardeşi Louise ile kıyaslanınca. Babası ise, son derece ciddi ve otoriter bir adam olmasına rağmen kızının heykele olan yeteneğini sonuna kadar destekler. Hatta kızının bu konuda iyi bir eğitim alması için ailesini alıp Paris’a yerleşmeye karar verir.
Böylece 1881 yılında Paris’e yerleşen Camille, burada kız öğrenci kabul eden az sayıdaki akademilerden birine, Colarossi Akademisi’ne yazılır. Üç arkadaşıyla birlikte bir stüdyo kiralayan Camille, bir süre sonra dönemin iyi heykeltıraşlarından Rodin’in öğrencisi olur (1883). Bu tanışma hayatının dönüm noktasıdır, çünkü bir süre sonra Rodin’in sevgilisi ve sonra da en büyük rakibi olacaktır.
1900 Denizkızı (Bronz)
1904 Geveze Kadınlar (Bronz)
Rodin bu göz kamaştırıcı yetenekten çok etkilenir. Artık hayatında en az kendisi kadar yetenekli bir ilham perisi vardır ve birlikte pek çok işlere imza atarlar. O dönemde Rodin Cehennemin Kapıları adlı unutulmaz eserini yapar. Rodin’in bu eseri Camille’in yoğun etkisi ve yardımıyla yaptığı, hatta Rodin’in, başarısının büyük bir kısmını Camille’e borçlu olduğu söylenir. Doğrusu çok da tuhaf gelmiyor bize, zira Rodin en unutulmaz eserlerini Camille’le birlikte olduğu yıllarda yapmıştır. İki büyük yeteneğin bir araya geldiğinde olağanüstü işler çıkarmalarından daha normal ne olabilir ki zaten?
“Aradığı altın kendi içindeydi…”1890’lara gelindiğinde Camille artık yeteneğiyle nam salmış olan ve sanat çevreleri tarafından saygı gören bir sanatçıdır. Ama mesleğini Rodin’in kanatları altında sürdürme hali Camille’in bağımsız ve güçlü kişiliğine çok uyan bir durum değildir. Hele de bu ilişki sadece işle sınırlı kalmayan ve şiddetli aşk kavgalarına sahne olan tutkulu bir ilişkiyse. O dönemde yaptıkları heykeller ne kadar sağlam ve muhteşemse, ilişki de o kadar çatırdayan ve yıpratıcı bir hal almıştır.
1898’de bir yol ayrımına gelir Camille, yoluna artık tek başına devam etmesi gerekmektedir. Çok kolay bir ayrılık olmaz bu, Camille için hayatının en acı ve özlem dolu dönemi başlar. Fakat işin ilginç yanı Camille, "Vals", "Clotho", "Olgunluk Çağı", "Kayıp Tanrı", "Geveze kadınlar", "Sakuntala" gibi en önemli heykellerini, Rodin’le en büyük kavgalarını ve acılarını yaşadığı dönemlerde yapar (Aşkın gücü bu olsa gerek).
Yonttuğu heykeller inanılmaz iyidir, sadece hayranlık değil, düşmanlık da çekecek kadar etkileyicidirler; danseden çiftler, oynayan çocuklar, sohbet eden kadınlar, düşünen, gülen, acı çeken insanlar, hepsi de her an hareket edecekmiş, konuşacakmış gibi canlı dururlar.
Avcı Kız (Çamur) - 1887
Hatta denir ki “O yıllarda hiçbir heykeltıraş çamura Camille kadar can vermemiştir, hiçbir heykeltıraş taşı Camille kadar hissederek yontmamıştır.” Rodin’in de Camille için söylediği “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” cümlesi sanat tarihinde söylenmiş en anlamlı ifadelerden biridir.
Olgunluk Çağı (Bronz) -1898
“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”
Camille, ailesindeki erkeklerden ne kadar destek gördüyse, kadınlardan da o kadar köstek gördü diyebiliriz. Özellikle Rodin’le olan ilişkisi, Claudel kadınları için, heykeltıraş olmasından çok daha önemli bir sorundur. Annesi ve kız kardeşi Camille’den olabildiğince uzak dururlar, fakat babası ve Paul (kardeşinin en büyük hayranıydı kendisi) yaşadıkları sürece Camille’in sanatına ve sorunlarına sahip çıkarlar. Fakat ne yazık ki babası çok uzun yaşamaz ve Paul de diplomat olduğu için Uzak Doğu’ya yerleşir.
Camille 1898’den sonraki döneminde, hem bir kadın sanatçı olarak yaşadığı yüzyılı, hem de özel hayatındaki sorunları göz önüne aldığımızda, pek çok bakımdan yalnız kalır. Üstüne bir de karşılamakta zorlandığı maddi sorunlar eklenince Camille’in ruh sağlığı giderek bozulmaya başlar.
1906’da sinir krizi geçirdiği bir gecenin ardından eserlerinin pek çoğunu parçalar, bir kısmını da nehre atar. Bir süre sonra ciddi paranoya belirtileri gösterdiği ve akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından, Rodin’in de desteğiyle bir hastaneye kapatılır. Bu noktada artık Paul Claudel bile kardeşine yardım edemez ve aynı hastanede 19 Ekim 1943’te yaşama veda eder.
Böylesine önemli bir sanatçının hayatının en verimli döneminde akıl hastanesine kapatılması ve tam 30 senesini heykelden uzak, çamura veya taşa elini sürmeden geçirmesi çok büyük bir haksızlık gibi geliyor bize. Ve garip bir şekilde Camille’in paranoyası bize de bulaşıyor: “Ailesi için utanç kaynağıydı, fazla özgürdü, fazla başına buyruktu, fazla heykel yapıyordu, Rodin içinse fazla tehlikeliydi, yaptığı eserlerin bazılarının Camille’e ait olduğu iddiası almış yürümüştü, artık Camille onun için ilham kaynağı değil, sanatına inen bir gölgeydi, sanat çevresi içinse dili fazla uzundu, fazla konuşuyordu, fazla doğrucuydu…”
Artık bütün bunların bir anlamı yok. Camille ve yaşamında adı geçen diğer isimler artık yoklar. Ama Camille’in giderken bize bıraktığı çok önemli başka şeyler var, heykelleri. Sanatı elinden alınmış olabilir, ama geride bıraktığı heykeller onun adını sanat tarihine altın harflerle kazıdı bile, işte onu silmek pek kolay değil.
Camille Claudel'in hayatını merak edenler Isabelle Adjani ile Gerard Depardieu'nun oynadığı filmi izleyebilir veya Anne Delbee'nin yazdığı kitabı okuyabilirler.
http://www.istegenc.com.tr/content/gorsel_sanatlar/article.asp?lngarticleid=1122
Günümüzde sanat eğitimi, eskisine göre daha rahat koşullarda veriliyor, ama 100 yıl öncesine kadar durum hiç böyle değildi. Heykeltıraş olmaya karar verdiğinizde önce ailenizi buna binbir güçlükle ikna etmeniz, ardından heykel eğitimi veren okula yeteneğinizi kabul ettirebilmek için inanılmaz zor aşamalardan geçmeniz gerekiyordu. Hadi diyelim hepsini başardınız ve heykeltıraş oldunuz. Esas zor olan kısmı bundan sonra başlıyordu; eğer çok şanslı değilseniz bütün yaşamınızı elektrik-su tesisatı bozuk, karanlık, rutubetli atölyelerde yarı aç yarı tok geçirmeye razı olmak zorundaydınız. Ama eğer bir de kadınsanız, bütün bu sorunlar ikiye katlanıyor, çok daha fazla çalışmanız, çok daha cesur ve çok daha dayanıklı olmanız gerekiyordu.
O yıllarda pek çok sanatçı bu zorlukları göze almışlar, yılmamışlar ve bugün hayranlıkla izlediğimiz eserler yapmışlar, ama bunu başarabilen kadın sanatçı sayısı pek fazla değil. Ancak sanat tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan bir kadın var ki yaptığı olağanüstü heykellerden bahsetmemek bilmeyenler için büyük bir eksiklik olur.
“Bütün istediğim heykel yapmak, sonsuza dek…”
Camille, 8 Aralık 1864’te Fransa’da orta halli bir ailenin kızı olarak doğar ve Paris’in dışında küçük bir şehirde, ağabeyi Paul (sonradan büyük şairlerden Paul Claudel olacaktır kendisi) ve küçük kız kardeşi Louise ile büyür. Çocukluğunda bütün yaptığı evlerinin bahçesindeki çamurlarla oynamak, kedi, köpek, kuş, insan heykelleri yapmak ve annesinden bol bol azar işitmektir (O yıllardaki anneler de çamurlu giysilerden pek hoşlanmıyorlardı galiba).
Büyüdükçe çamura ve heykellere olan ilgisi çocukça bir heves olmaktan çıkar ve giderek ciddileşmeye başlar. O yıllarda resim ve heykel yapan kadın sayısı o kadar azdır ki hiç kimse Camille’in bu işi sürdürmek isteyeceğini düşünmez, ama o henüz 13 yaşındayken “Bismarck”, “Napoleon 1” ve “David ve Goliath” heykellerini yapacak kadar kararlıdır. Böylece Claudel ailesi için “Ne olacak bu işin sonu?” çanları çalmaya başlamıştır.
Annesi kızının bu yeteneğini asla kabullenemez. Zaten annesiyle hayatı boyunca hiçbir konuda iyi anlaşamaz Camille. Annesi için pek de ideal bir genç kız modeli değildir, hele de o yılların erkek ve kadın rollerini son derece başarıyla sindirmiş olan kız kardeşi Louise ile kıyaslanınca. Babası ise, son derece ciddi ve otoriter bir adam olmasına rağmen kızının heykele olan yeteneğini sonuna kadar destekler. Hatta kızının bu konuda iyi bir eğitim alması için ailesini alıp Paris’a yerleşmeye karar verir.
Böylece 1881 yılında Paris’e yerleşen Camille, burada kız öğrenci kabul eden az sayıdaki akademilerden birine, Colarossi Akademisi’ne yazılır. Üç arkadaşıyla birlikte bir stüdyo kiralayan Camille, bir süre sonra dönemin iyi heykeltıraşlarından Rodin’in öğrencisi olur (1883). Bu tanışma hayatının dönüm noktasıdır, çünkü bir süre sonra Rodin’in sevgilisi ve sonra da en büyük rakibi olacaktır.
Dalga (Bronz-Onix)
1900 Denizkızı (Bronz)
Rodin bu göz kamaştırıcı yetenekten çok etkilenir. Artık hayatında en az kendisi kadar yetenekli bir ilham perisi vardır ve birlikte pek çok işlere imza atarlar. O dönemde Rodin Cehennemin Kapıları adlı unutulmaz eserini yapar. Rodin’in bu eseri Camille’in yoğun etkisi ve yardımıyla yaptığı, hatta Rodin’in, başarısının büyük bir kısmını Camille’e borçlu olduğu söylenir. Doğrusu çok da tuhaf gelmiyor bize, zira Rodin en unutulmaz eserlerini Camille’le birlikte olduğu yıllarda yapmıştır. İki büyük yeteneğin bir araya geldiğinde olağanüstü işler çıkarmalarından daha normal ne olabilir ki zaten?
Vals (Bronz) - 1891 - 1905
“Aradığı altın kendi içindeydi…”
1898’de bir yol ayrımına gelir Camille, yoluna artık tek başına devam etmesi gerekmektedir. Çok kolay bir ayrılık olmaz bu, Camille için hayatının en acı ve özlem dolu dönemi başlar. Fakat işin ilginç yanı Camille, "Vals", "Clotho", "Olgunluk Çağı", "Kayıp Tanrı", "Geveze kadınlar", "Sakuntala" gibi en önemli heykellerini, Rodin’le en büyük kavgalarını ve acılarını yaşadığı dönemlerde yapar (Aşkın gücü bu olsa gerek).
Yonttuğu heykeller inanılmaz iyidir, sadece hayranlık değil, düşmanlık da çekecek kadar etkileyicidirler; danseden çiftler, oynayan çocuklar, sohbet eden kadınlar, düşünen, gülen, acı çeken insanlar, hepsi de her an hareket edecekmiş, konuşacakmış gibi canlı dururlar.
Avcı Kız (Çamur) - 1887
Hatta denir ki “O yıllarda hiçbir heykeltıraş çamura Camille kadar can vermemiştir, hiçbir heykeltıraş taşı Camille kadar hissederek yontmamıştır.” Rodin’in de Camille için söylediği “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” cümlesi sanat tarihinde söylenmiş en anlamlı ifadelerden biridir.
Olgunluk Çağı (Bronz) -1898
“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”
Camille, ailesindeki erkeklerden ne kadar destek gördüyse, kadınlardan da o kadar köstek gördü diyebiliriz. Özellikle Rodin’le olan ilişkisi, Claudel kadınları için, heykeltıraş olmasından çok daha önemli bir sorundur. Annesi ve kız kardeşi Camille’den olabildiğince uzak dururlar, fakat babası ve Paul (kardeşinin en büyük hayranıydı kendisi) yaşadıkları sürece Camille’in sanatına ve sorunlarına sahip çıkarlar. Fakat ne yazık ki babası çok uzun yaşamaz ve Paul de diplomat olduğu için Uzak Doğu’ya yerleşir.
Camille 1898’den sonraki döneminde, hem bir kadın sanatçı olarak yaşadığı yüzyılı, hem de özel hayatındaki sorunları göz önüne aldığımızda, pek çok bakımdan yalnız kalır. Üstüne bir de karşılamakta zorlandığı maddi sorunlar eklenince Camille’in ruh sağlığı giderek bozulmaya başlar.
1906’da sinir krizi geçirdiği bir gecenin ardından eserlerinin pek çoğunu parçalar, bir kısmını da nehre atar. Bir süre sonra ciddi paranoya belirtileri gösterdiği ve akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından, Rodin’in de desteğiyle bir hastaneye kapatılır. Bu noktada artık Paul Claudel bile kardeşine yardım edemez ve aynı hastanede 19 Ekim 1943’te yaşama veda eder.
Böylesine önemli bir sanatçının hayatının en verimli döneminde akıl hastanesine kapatılması ve tam 30 senesini heykelden uzak, çamura veya taşa elini sürmeden geçirmesi çok büyük bir haksızlık gibi geliyor bize. Ve garip bir şekilde Camille’in paranoyası bize de bulaşıyor: “Ailesi için utanç kaynağıydı, fazla özgürdü, fazla başına buyruktu, fazla heykel yapıyordu, Rodin içinse fazla tehlikeliydi, yaptığı eserlerin bazılarının Camille’e ait olduğu iddiası almış yürümüştü, artık Camille onun için ilham kaynağı değil, sanatına inen bir gölgeydi, sanat çevresi içinse dili fazla uzundu, fazla konuşuyordu, fazla doğrucuydu…”
Artık bütün bunların bir anlamı yok. Camille ve yaşamında adı geçen diğer isimler artık yoklar. Ama Camille’in giderken bize bıraktığı çok önemli başka şeyler var, heykelleri. Sanatı elinden alınmış olabilir, ama geride bıraktığı heykeller onun adını sanat tarihine altın harflerle kazıdı bile, işte onu silmek pek kolay değil.
Camille Claudel'in hayatını merak edenler Isabelle Adjani ile Gerard Depardieu'nun oynadığı filmi izleyebilir veya Anne Delbee'nin yazdığı kitabı okuyabilirler.
http://www.istegenc.com.tr/content/gorsel_sanatlar/article.asp?lngarticleid=1122
5 Haziran 2011 Pazar
çok beğenerek takip ettiğim suluboya ressamlarımızdan Orhan Gürel...
Orhan Gürel
1952 yılında Sivas'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara'da tamamlayan sanatçı Mali Bilimler ve Muhasebecilik Yüksek Okuluna devam etti. Resim çalışmalarına lise yıllarında, hocası Eşref Üren'in teşvikleriyle başladı. İlk yıllarda desen ve karikatür, daha sonra da pastel çalıştı. 1987 yılında suluboyaya başladı. Sanatçı, suluboyanın saydam dokusunu koruyarak, yumuşak ve şiirsel resimler yapmaktadır. .Sanatçı amacının; "Suluboya resmin ülkemizde tanınması ve değerinin anlaşılması" olduğunu söylüyor.Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği ve Suluboya Ressamları Grubu üyesi olan Orhan Gürel'in yurtiçi ve yurt dışında (ABD, İngiltere, Türkmenistan, İtalya) çok sayıda koleksiyonda eserleri bulunmaktadır.
.
http://www.sevgisanatgalerisi.com/user/Gallery.aspx?id=30
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























