gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2011 Cuma
gurur duydum...Paris'te bir türk Hüseyin Çağlayan ve görmek isteyenlerin oluşturduğu çok uzun bir kuyruk...
aklım kaldı,giremedim sıra çok uzundu ve turda bizim sayılı dakikalarımız kalmıştı..görüntüyü paylaşmak istedim...yurt dışında böyle bir manzarayla karşılaşmak gurur verdi..
29 Nisan 2011 Cuma
İstanbul'u tanıyor musunuz?--Aynalıkavak Kasrı
Aynalıkavak Kasrı
Üç yüzyıl boyunca Haliç kıyılarını süsleyen ve günümüzde Aynalıkavak Kasrı adıyla tanınan yapı, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde “Ayanalıkavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir.
İstanbul’u tanıtan tarihsel kaynaklardan, yörenin Bizans Döneminde de imparatorlara ait bir dinlenme yeri olduğu anlaşılmaktadır. Haliç kıyılarından Okmeydanı ve Kasımpaşa sırtlarına doğru gelişen bu büyük bağ ve koruya; İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet’ten başlayarak padişahlar da ilgi göstermiş ve Osmanlı İmparatorluk Tersanesi’nin Kasımpaşa’da kurulup gelişmeye başlamasıyla birlikte yöreye “Tersane Has Bahçesi” adı verilmiştir.
Buradaki yapılaşmaların tarihi, Sultan I. Ahmed Dönemine (1603-1617) dek inmektedir. Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahların yaptırdığı kasırlarla gelişen ve “Tersane Sarayı” olarak anılan bu yapılar topluluğu; 17. yüzyıldan başlayarak “Aynalıkavak Sarayı” olarak da adlandırılmıştır.
Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmed Döneminde (1703-1730) yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, Sultan III. Selim Döneminde (1789-1807) yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır. Yapı; Divanhanesi, Beste Odası ve bu mekânların pencerelerini dolanan Yesarî’nin talik hattı ile yazılmış, Kasrı ve III. Selim’i öven, dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galib ve Enderunî Fazıl’a ait şiirleriyle 18. yüzyıl mimarlık örnekleri arasında özel bir yer almaktadır.
Günümüzde bir müze-saray olarak ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür. Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte resepsiyonlar verilmektedir.
Pazartesi ve Perşembe günleri dışında her gün; 1 Ekim-28 Şubat arasında 09.30-16.00, 1 Mart-30 Eylül arasında 09.30-17.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
burada
Üç yüzyıl boyunca Haliç kıyılarını süsleyen ve günümüzde Aynalıkavak Kasrı adıyla tanınan yapı, Osmanlı İmparatorluğu Döneminde “Ayanalıkavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir.
İstanbul’u tanıtan tarihsel kaynaklardan, yörenin Bizans Döneminde de imparatorlara ait bir dinlenme yeri olduğu anlaşılmaktadır. Haliç kıyılarından Okmeydanı ve Kasımpaşa sırtlarına doğru gelişen bu büyük bağ ve koruya; İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet’ten başlayarak padişahlar da ilgi göstermiş ve Osmanlı İmparatorluk Tersanesi’nin Kasımpaşa’da kurulup gelişmeye başlamasıyla birlikte yöreye “Tersane Has Bahçesi” adı verilmiştir.
Buradaki yapılaşmaların tarihi, Sultan I. Ahmed Dönemine (1603-1617) dek inmektedir. Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahların yaptırdığı kasırlarla gelişen ve “Tersane Sarayı” olarak anılan bu yapılar topluluğu; 17. yüzyıldan başlayarak “Aynalıkavak Sarayı” olarak da adlandırılmıştır.
Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmed Döneminde (1703-1730) yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, Sultan III. Selim Döneminde (1789-1807) yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır. Yapı; Divanhanesi, Beste Odası ve bu mekânların pencerelerini dolanan Yesarî’nin talik hattı ile yazılmış, Kasrı ve III. Selim’i öven, dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galib ve Enderunî Fazıl’a ait şiirleriyle 18. yüzyıl mimarlık örnekleri arasında özel bir yer almaktadır.
Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biri olan Kasır; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, Aynalıkavak Kasrıözellikle besteci Sultan III. Selim Dönemi kültürünün pek çok öğesini bünyesinde barındırmaktadır. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar, bugün yok olmuş bir yaşam biçiminin görünümlerini sergilemektedir.
Günümüzde bir müze-saray olarak ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür. Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte resepsiyonlar verilmektedir.
Pazartesi ve Perşembe günleri dışında her gün; 1 Ekim-28 Şubat arasında 09.30-16.00, 1 Mart-30 Eylül arasında 09.30-17.00 saatlerinde ziyarete açıktır.
burada
8 Şubat 2011 Salı
İstanbul'un kahveleri
İstanbul'da kahvelerin, gündelik hayatın temel kültür kurumları arasında yer alması 16. yüzyıla dayanır
Hatta Salah Birsel, ilk kahvelerin açılışı ile ilgili kesin bir tarih bile verir. Ona göre ilk kahveler 1555 yılında, Halep'ten gelen "Hakim" ile, Şam'dan gelen "Şems" tarafından Tahtakale semtinde açılmıştır. Açılış o açılış. Sonrası malum. Pıtrak gibi tüm kente yayılmıştır. Son 10 yıla kadar, sadece erkeklerin gittiği bu buluşma mekanlarında, son zamanlarda kadın kahkahaları da duyulmaya başlamıştır.
Malum, Mart ayına yaklaştık. Önümüzde güzel bir bahar var. Size anlatacağım kahvelerden baharı seyretmenin, yaşamınıza müthiş bir keyif katacağından emin olabilirsiniz.
Bugünlere gelmeden önce, biraz dünde dolaşmakta yarar var. Benim, "kadınlı-erkekli" ilk kahvem Beyazıt'taki Küllük olmuştur. Edebiyat Fakültesi'nde okurken, derslerden arta kalan zamanımı bu kahvede geçirirdim. Burada, kızlı-erkekli tüm arkadaşlar buluşur, ders notlarını değiş tokuş eder, derse gitmemek için bahaneler uydurur veya hangi sinemaya gitmek konusunda kavga ederdik. Daha çok sol görüşlü öğrencilerin devam ettiği kahvenin tarihi, aslında epey eskilere dayanır.
KÜLLÜK'ÜN GEDİKLİLERİ(öğrencilik yıllarımda bizde giderdik...benim okuluma da çook yakındı...mehtap kuzucu)
Burayı en iyi Salah Birsel anlatır. Ünlü yazar "Kahveler" kitabında, Küllük hakkında şu bilgileri verir: "Küllük Kahvesi Beyazıt Camii'nin Aksaray'a bakan kapısı altında, kuytu, koltukaltı bir yerdir. Çınar ve atkestanelerinin serinliği altına sığınmıştır. Küllük'te hemen hemen her yazar, her ozan boy göstermiştir. Yahya Kemal'den tutun da Necip Fazıl, Mesut Cemil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Şükufe Nihal'e değin herkes buranın kahvesiyle kahvelenmiştir. Burayı sık yoklayanların arasında Neyzen Tevfik de vardır. Reşat Nuri de Küllük'ün gediklilerindendir.
1940 yılında Küllük'ün havası oldukça değişir. Burayı bu sefer yenici yazarlar doldurmaya başlar.
Abidin Dino, Fikret Adil, Rıfat Ilgaz, Asaf Halet Çelebi, Arif Dino, Suat Derviş, Bedri Rahmi Eyüboğlu en çok görünenler arasındadır. 1942'de Orhan Veli de Küllük'te yedek subay giysileriyle görünür..." Küllük işte böylesine önemli bir kahvedir ve edebiyat dünyası, uzun yıllar oradaki masalarda şekil bulmuştur.
MESERRET KAHVESİ
Diğer önemli bir kahve de, Sirkeci'den Cağaloğlu'na çıkarken Ankara Caddesi ile Ebusuut Caddesi'nin kesiştiği köşedeki Meserret Kahvesi'dir. Ben bu kahvenin son dönemine rastladım. Orada çayımı yudumlarken, Meserret artık eski önemini yitirmiş, sıradan insanların devam ettiği, sıradan bir kahve haline dönüşmüştü. Daha sonra tamamen kapanıp, anılardaki yerini aldı.
1900 yılların başında açılan kahve, özellikle gazetecilerin buluşma yeriydi. Muhabirler, yazarlar haberlerini ve köşe yazılarını bu kahvenin masalarında yazıp gazeteye verirlerdi. Burası ayrıca, bir çok dergi ve gazetenin ilk tasarlandığı yer olmuştu. O zamanki transferler de, Meserret'te çay-kahve içilirken gerçekleştirilmişti.
Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu, Necip Fazıl, Salah Birsel gibi edebiyatçılar, bu kahvenin müdavimleri arasında yer alıyordu. Meserret Kahvesi'nin kirli masalarında nice şiir, nice öykü, nice roman hayat bulmuştu.
EYÜP'TE PİYER LOTİ
İstanbul'da, en sevdiğim kahvelerin başında, Eyüp sırtlarında, Karyağdı Bayırı'nın sonundaki "Piyer Loti" kahvesi yer alır. Özellikle pazar sabahları, erken saatlerde oraya gitmenin keyfine doyamam. O saatlerde masalar boş olur. Simit, fırından yeni çıkmıştır, mis gibi kokar. Çay tavşan kanıdır. Haliç'e bir pus oturur. Görüntüler netliğini kaybedip, hayale dönüşür. Güneş altında parıldayan cami minareleri, gümüş gümüş akan Kağıthane Deresi, Eyüp, Balat, Alibeyköy, Kasımpaşa... Tüm eski İstanbul'un uyanışını seyretmenin keyfi anlatılır gibi değildir.
Orada oturduğum süre içinde, ne hayallerin içine düşerim anlatsam şaşarsınız. En güzel cümlelerim de, o puslu manzarayı seyrederken aklıma gelir nedense. Kitaplardaki bilgiler, kahvenin bulunduğu yerden görülebilen manzaranın 19. yüzyılda, bugünkü manzaradan çok farklı ve daha etkileyici olduğunu yazar. Örneğin İstanbul Ansiklopedisi'nde bu manzara şöyle anlatılır: "Sola bakıldığında aşağıda Kağıthane Deresi'nin berrak sularının Haliç'e kavuştuğu görünüyordu. Eyüp yeşilliklerle bezeliydi. Eyüp Sultan Külliyesi semtin ortasında müstesna bir görünüme sahipti. Sahilde hanım sultanların sarayları yer alıyordu. Bahariye Adaları da bu güzelliği bütünlüyordu. Görüş derinliği, hava kirliliğinin bulunmayışı nedeniyle Anadolu yakasındaki tepelere kadar uzanmaktaydı..."
Pierre Loti ise adıyla anılan kahveden seyrettiği manzarayı şöyle tarif eder: " Haliç'in nihayetinde Eyüp'ün muazzam peyzajı... Çok eski ağaçlardan mürekkep bir ormandan, mermer beyazlığı ile çıkan mukaddes camii ve sonra muzlim renkler taşıyan ve içine mermer parçaları serpilmiş cesim mezarlıkları ile hakiki bir ölüm şehri olan hazin tepeler... Sağda üzerinde binlerce yaldızlı kayıklı Haliç, Küçültülmüş bir şekilde bütün İstanbul, kubbe ve minarelerini birbirine karıştıran camiler..."
BOĞAZİÇİ ŞINGIR MINGIR
Ortaköy sahilindeki kahvelerin, yaşamımda özel bir yeri vardır. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, ilk gençlik yıllarım Boğaz'ın bu güzel köyünde geçmişti. Sahildeki kahveler, ailemizin vazgeçilmez yaşam alanları arasında yer alırdı. Babam bir kahvede prafa oynar, annem başka bir kahvede bir yandan arkadaşlarıyla çene yarıştırırken, bir yandan da bana kazak örer, ben ise başka bir kahvede kızların peşinden koşardım.
Siz Ortaköy sahilinde çay içerken, karşıdaki Beylerbeyi Sarayı'nı, Ortaköy Camii'ni, meydanda gezinenleri, geçip giden gemileri, uçuşan martıları görürsünüz. Benim gördüklerim ise bambaşka şeylerdir. Kendimi caminin önünden Boğaz'ın serin sularına atlarken görürüm. Yüzme öğrendiğim günler gelir aklıma. Veya güneş batarken, sahilden salladığım çaparıyı yavaş yavaş çekişimi seyrederim. İskeleye yanaşan vapurun bacasından, kızlara gösteriş olsun diye denize balıklama atladığım günler geçer gözlerimin önünden. Yani ilk gençlik yıllarımı hatırlarım. Onun için her fırsatta deniz kıyısına gidip, bir kaç bardak çay içmeyi ihmal etmem.
BEBEK KAHVESİ
Boğaz'ın Avrupa yakasında sevdiğim kahvelerin birisi de, caminin tam karşısındaki Bebek Kahvesi'dir. Özellikle pazar sabahları Kuruçeşme'den bir yürüyüş tutturup, gazeteler koltuğumda buraya gelirim. Selam verecek bir kaç tanıdığa mutlaka rastlarım. Gazetelere dalmadan önce, kahvenin önünde park etmiş teknelere, karşıdaki Kandilli Korusu'na, koyda tekneler arasında uçuşup, karnını doyurmaya çalışan martılara bakıp, gözlerimi yıkarım.
İsteyene tavla, kağıt vardır ama ben pek rağbet etmem. Karnım çok acıkmışsa çayımın yanına, açma ya da bir simit isterim. Bebek Kahvesi de bahar ve yaz aylarının en gözde mekanlarından biridir. Burada zamanın nasıl akıp gittiğini hiç fark edemem.
Rumeli Hisarı'nın yanındaki Kale Çay Bahçesi de, gençlik günlerimin favori adreslerinden biriydi. Hala da bu özelliğini koruyor. Boğaz'a ne zaman gitsem, her köşesinde bir anımın gizlendiği bu kahveye mutlaka uğrar, Boğaz'ın sularına dalıp, eski günleri anımsarım. Bu kahvenin en devamlı müşterisi, ünlü yönetmen merhum Zeki Ökten'dir. O söylemez ama, bir çok filmini bu kahvenin masalarında şekillendirdiğini bilirim.
İstinye'de, şehir hatları vapur iskelesinin hemen bitişiğindeki kahve, bence İstanbul'un manzarası en güzel kahvelerinin başında yer alır. Buradan Boğaz bir göl gibi görünür. Emirgan, karşıda Kanlıca, yalılar, uçuşan martılar, İstinye koyundaki tekneler her türlü hayale açıktır. Bir kaç bardak çay içimi sürede, insan başka dünyalara gidip gelir.
ANADOLU YAKASI
Anadolu yakası, manzaralı kahve açısından biraz daha şanslıdır. Ama bu yakadaki kahvelerde de çay ocaklarının yerini, balık ızgaraları almaktadır. Örneğin Beylerbeyi sahilindeki kıyı kahvelerinin çoğu balık lokantası olmuştur. Yine de yemek saati dışında gelenlere, çay-kahve servisi yapılmaktadır. Burada güneşli günlerde şıkır şıkır akıp giden Boğaz'ın seyrine doyum olmaz.
Bu yakadaki bir diğer cennet mekan da, Kandilli Kız Lisesi'nin kapısının hemen karşısındaki Vaniköy Çay Bahçesi'dir. Boğaz'ın hemen kıyısına atılan masalarda oturup karşıdaki Akıntıburnu'nu, Bebek'i, pus olmayan günlerde Kız Kulesi'ni hatta Ayasofya'yı seyretmek bir ömre bedeldir. Bence baharın İstanbul'a gelişi en güzel buradan seyredilir.
Anadolu Hisarı'nda, Göksu ile Boğaz'ın buluştuğu yerdeki balıkçı kahvesi de en sevdiğim mekanların arasında yer alıyordu. Ama gittiğimde kahveyi bulamadım. Yerine açılan Dere Balıkçısı'nı ise içime sindiremedim. Hisar'daki diğer bir favori adresimde Hisarlı Kahve'dir. İskelenin hemen yanında, eski bir yalının alt katında yer alan bu kahve, güneşli günlerde deniz kıyısına masa atar. İşte bu masalara oturup bir bardak çay içmek içime huzur doldurur. Beni bütün sıkıntılarımdan uzaklaştırır.
Kanlıca'daki kahve de manzara bakımından eşsizdir. Çay burada demlikle gelir. Buranın esas ikramı ise pudra şekerli ünlü Kanlıca yoğurdudur.
Evet bahar yüzünü göstermeye başladı. Güneşli günlerin sayısı arttı. Bundan sonrası size kaldı. Tek başına, arkadaşlarınızla veya sevdiklerinizle manzaralı kahvelerde İstanbul'un yeşermesini seyrederek yaşamın keyfine varın.
yazan:Mehmet Yaşin
http://yercekimi.ekolay.net/haber/3186/693522/Istanbulun-kahveleri-II.aspx
27 Kasım 2010 Cumartesi
Doğa şaheseri yüzenada-güzel yurdumun bilinmeyen güzellikleri...
http://sizdensize.milliyet.com.tr/Gezi-Tatil/Doga_saheseri_yuzenada/HaberDetay/1625
izmirsehir.comDoğa şaheseri yüzenada
Solhan ilçesi Hazarşah Köyü Aksakal Göl Mezrasındaki Ada, o yörede yaşayan halk tarafından keşfedilmiştir.
Solhan ilçesi Hazarşah Köyü Aksakal Göl Mezrasındaki Ada, o yörede yaşayan halk tarafından keşfedilmiştir. Sözkonusu ada, şimdiye kadar görülmemiş bir tabiat olayına sahiptir. Bingöl-Solhan karayolunda 4.5 Km. uzaklıktadır. Yolu stabilize olup, 1.5 km'dir. Yolun asfaltlanması ve gölün ıslahı halinde yerli ve yabancı turistlerin ilgisini artıracaktır.
Bingöl'ün turizmi doğa güzelliklerine dayanır. Yüzenada da tamamen doğaldır. Göl'ün üç tarafı dağlar ve tepelerle çevrilmiş düz arazi üzerinde bulunan krater göl konumundadır. Göl'ün şimdiki alanı 300 m2' nin üzerindedir. Islahı halinde 500 m2'den fazla olur. Gölün derinliği 50 metreden fazla olduğu sanılmaktadır. Göle devamlı akıntı olduğu tespit edilmiştir. Gölün altından ve kemerlerinden giren su, gölün alt tarafından, gölden daha aşağıdan dereyi beslemektedir. Ufak ufak kaynaklar bu görüşü teyit etmektedir. Yaz ve kış aylarında su seviyesi aynı kalmaktadır. Su tatlı ve berrak olup, herhangi bir madensel tuz ihtiva etmemektedir. Balık yetiştirmek mümkündür.
Gölün ortasından hareket eden üç ada vardır. Adalar göl içinde bağımsızdır. Üstüne binildiği zaman sal gibi her tarafa ağır ağır hareket etmektedir. Adanın üzerinde 4-5 tane bodur ve dış budak ağacı mevcuttur. Çevredeki bitkiler gölün mevcut suyu ile beslenmektedir. Ada üzerinde bulunan ot kökleri sarılıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynamış ve yapışmış durumdadır. Ayrıca gölün ortasında bulunan adanın yapısı incelendiğinde çayır, ayrık ot ve suda yetişen çeşitli bitkilerin ada üzerinde mevcut olduğu görülmektedir. Gölün çevresinde de çeşitli bitkilere rastlamak mümkündür. Yeşil alanın dışında kalan arazi gölden çok yüksektir. Çevresi meşe ve yeşil alan ile kaplıdır.
http://sizdensize.milliyet.com.tr/Gezi-Tatil/Doga_saheseri_yuzenada/HaberDetay/1625
6 Kasım 2010 Cumartesi
Zalipie Köyü - Polonya (sanat şaheseri bir köy...sanki masallardan sessizce çıkmış gelmiş gibi...)
mailime ressam Nihat Yavaş tarafından gönderilen bu harika ,sanat eseri gibi polonya köyünü sizlerle paylaşmak istedim...belki güzel yurdumuzun sessiz,hüzünlü ve güzel köylerine de ulaşabilirim...hayal gibi görünsede oralarda ki insanlarımıza ilham verir,belkide basit ama bir okadarda güzel olan süslemeleri( özelliklede bizim kendi motiflerimizi) kullanarak,böyle özel ve güzel köyler yaratabilirler diye... elbette bizimde çok özel ve güzel köylerimiz var örneğin şirince gibi...ne kadar yerli ve yabancı turiste evsahipliği yapıyor biliyorum,ben bu postu hazırlarken hayalimde pekçok köyevini,kuyularını ,çardaklarını...boyadım .inşallah gerçek olur...bloğumda onlarıda sizlerle paylaşırım sevgi ve sanat dolu günlere...
grupcelebi grubu tarafından hazırlanan bir mailden alıntıdır..
28 Ekim 2010 Perşembe
DÜNYAYI SEYRETMEK İÇİN BİR YER (gezi )
DÜNYAYI SEYRETMEK İÇİN BİR YER
Yayınevi : YAPI KREDİ YAYINLARI
Türü : ÖYKÜ
Yazar : ERTUĞ UÇAR
Ertuğ Uçar deniz fenerlerini sadece bir yalnızlık elçisi, romantik bir figür olarak değil, dünü bugünü ve yarınıyla, edebi bir disiplin içinde kalarak anlamlandırıyor, araştırmalarına dayalı ayrıntılı notlar eşliğinde, bu pek bilinmeyen, yüzü denize dönük varlıkların ışığını yakıp yarı kurgu / kurgu öyküleriyle menzili tarıyor. Dünyayı seyretmek için çok yükseğe tırmanmak gerekmiyor diye düşünür, dünyayı seyre koyulursun. Zamanın bizim dışımızda da akıp gittiği burada anlaşılır. Gün burada saatler olmasa bile döner. Zaman burada oluşur, buradan dağılır. Onu burada yakalamak, geri çevirmek, bir fırsatını bulup başka zamanlara süzülmek mümkündür. Yağmurun toprağa düştüğü, taşın kayanın arasından sızıp yeraltı yollarında birleşip ırmaklara karıştığı, ırmakların denize döküldüğü, deniz suyunun ısınıp buharlaştığı, bulut olduğu bu burunda görülebilir. Seyrettikçe korkmaya başlayabilirsin; korkma, altında uzanan: Dünya’dır.
Yayınevi : YAPI KREDİ YAYINLARI
Türü : ÖYKÜ
Yazar : ERTUĞ UÇAR
Ertuğ Uçar deniz fenerlerini sadece bir yalnızlık elçisi, romantik bir figür olarak değil, dünü bugünü ve yarınıyla, edebi bir disiplin içinde kalarak anlamlandırıyor, araştırmalarına dayalı ayrıntılı notlar eşliğinde, bu pek bilinmeyen, yüzü denize dönük varlıkların ışığını yakıp yarı kurgu / kurgu öyküleriyle menzili tarıyor. Dünyayı seyretmek için çok yükseğe tırmanmak gerekmiyor diye düşünür, dünyayı seyre koyulursun. Zamanın bizim dışımızda da akıp gittiği burada anlaşılır. Gün burada saatler olmasa bile döner. Zaman burada oluşur, buradan dağılır. Onu burada yakalamak, geri çevirmek, bir fırsatını bulup başka zamanlara süzülmek mümkündür. Yağmurun toprağa düştüğü, taşın kayanın arasından sızıp yeraltı yollarında birleşip ırmaklara karıştığı, ırmakların denize döküldüğü, deniz suyunun ısınıp buharlaştığı, bulut olduğu bu burunda görülebilir. Seyrettikçe korkmaya başlayabilirsin; korkma, altında uzanan: Dünya’dır.
19 Eylül 2010 Pazar
Kayaköy-dağın eteğindeki hüzünlü günbatımları(fethiye'ye giderseniz uğramadan geçmeyin)
Sessiz tanık: KAYAKÖY(kayaköy ile ilgili metinler- sayın Ersoy Soydan'a,fotoğraflar bana aittir.)
Kayaköy; çatısız, kapısız, penceresiz evleriyle adına mübadele denilen büyük dramın sessiz tanığı olarak gözümüzün önünde duruyor. İnşaat yasağı olduğu için de bir yandan güya korunurken, diğer yandan usul usul yıkılıyor...
Fethiye yakınlarındaki terk edilmiş bir kasabaya; Kayaköy`e gidiyoruz. 20.yüzyıl başında Fethiye`de büyük bir kasaba olan Kayaköy, şimdi bomboş evleri ve sokaklarıyla mübadele acısının sessiz bir tanığı adeta.
Halk arasında kasabanın 19. yüzyıl başında Fethiyeli Kör Kasap adında bir Rum tarafından kurulduğu anlatılır, ancak Kayaköy`ün tarihinin çok eskilere de dayandığı bilinir. Kasabanın antik çağda Karmylessos olarak bilinen ve Strabon`un sarp bir dağın yamacında, dar ve derin bir vadinin içinde diye anlattığı kentin kalıntıları üzerine kurulduğu kabul edilir. Kaya Çukuru olarak adlandırılan düzlüğün kenarında gelişen Kayaköy`ün, içindeki kayaya oyulmuş bir mezarla ve Gökçeburun mevkiinde bulunan lahitler Karmylessos`un burada olduğunun işareti gibidir.
Kasabanın eski adı olan Levissi`ye ilk olarak 14.yüzyıl`da bölgeye gelen İtalyan gezgin Sanuda`nın anılarında rastlanır. Levissi`nin ilk olarak 7. ya da 8.yüzyıl`da Arap akınlarından kaçan Gemiler Adası sakinlerince kurulduğu sanılır. Rumlar yerleşimin önündeki düzlüğe yerleşmeyip, kayalık yamaçlara evlerini kurmuşlar, eğimli araziyle uyumlu, birbirinin manzarasını ve ışığını kesmeyen kutu gibi tek ya da iki odalı küçücük evler inşa etmişler. Su kaynakları kısıtlı olduğu için her eve yağmur sularını topladıkları sarnıçlar yapmışlar.
19.yüzyıl`ın sonunda kasaba kaza merkezi Fethiye`yi geçmiş; o yıllarda Kayaköy`de (Levissi) 3137 Rum yaşarken; Fethiye`de (Makri) 1500 kişi yaşıyormuş. Kayaköy Rumları çoğunlukla Rodos gibi Ege adalarından gelerek buraya yerleşmiş, geçimlerini daha çok marangozluk, demircilik, bakırcılık ve kalaycılık gibi sanatları icra ederek kazanıyorlarmış, birçoğu da çevredeki Türk köylerine işçi olarak çalışmaya gidermiş. 1923 yılındaki nüfus mübadelesinden sonra kasabanın Rumları Yunanistan`a gönderilmiş; Fethiye ve Kayaköy`den göç eden Rumlar, Atina`nın Nea Makri mahallesine yerleşmiş. Selanik civarında gelen Türkler ise Kayaköy`e yerleştirilmiş. Türkler; altında ahır, üstünde tek göz oda olan evlerde ve suyu olmayan kasabada yaşayamamış, birkaç aile dışında tamamı aldıkları evleri devlete geri verip başka yerlere göç etmiş. Bazı aileler ise ovada yeni bir köy kurmuş. İkinci kez boşalan evlere bir daha kimse yerleşmemiş, bu nedenle Kayaköy içinde kimsenin yaşamadığı hayalet bir kent durumuna gelmiş.
.jpg)
Kayaköy; çatısız, kapısız, penceresiz evleriyle adına mübadele denilen büyük dramın sessiz tanığı olarak gözümüzün önünde duruyor. Kayaköy`de Rumlardan kalma binden fazla taş ev, kız ve erkek okulu, çeşmeler, sarnıçlar, dükkânlar, eczane, 2 yel değirmeni, 14 şapel ve iki büyük kilisenin kalıntısı bulunuyor.
Kayaköy`ün iki kilisesi de sağlam. Bunlardan Panagia Pirgiotissa Kilisesi, Kayaköy`ün aşağı mahallesinde; 1960`lı yıllara kadar cami olarak kullanılan kilisenin üst örtüsü de, ikonostasisi de sağlam. Kilisenin bahçesinde tekrar kullanılmak istenen mezarlardan çıkarılan kemiklerin toplanıldığı ve osteofilak olarak adlandırılan bir depo var. Buradaki kemikler hala yerinde duruyor. Eskiden bu topraklarda yaşayanlar verimli toprakları kaybetmemek için büyük çaba harcıyordu, asla ekip, biçtikleri arazilere ev yapmıyor, toprağa dolayısıyla doğaya büyük saygı gösteriyorlardı.
Taksiyarhis Kilisesi ise Yukarı mahallede. Avlusundaki çakıl taşlarından yapılmış taban döşemesi sağlam. Diğer kiliseye göre daha kötü durumda olan yapının içinde süsleme görülmüyo
Çatısız, penceresiz ve ahşap kısımları yok olmuş taş evler koruma altına alınmış. Ancak evler doğanın acımasızlığına terk edilmiş durumda; yağmur, fırtına bir yana, içini saran incir ağaçlarının kökleri duvarları parçalıyor, inşaat yasağı olduğu için Kayaköy bir yandan güya korunurken, diğer yandan usul usul yıkılıyor. Evlerin yaklaşık 50 tanesi özel mülkiyet, kalanlar devletin malı. Kayaköy`ün içinde 40 kadar aile; ovada ise 2000 kişi yaşıyor. Türk-Yunan dostluk köyü ilan edilen Kayaköy`deki evlerin restore edilerek turizme kazandırılması amaçlanıyor. Köyde bir çok lokanta ve pansiyon bulunuyor.
Kayaköy`ün otantik ortamı hem turistleri, hem de sanatçıları kendisine çekiyor. Yaz aylarında Kayaköy`de fotoğraf ve sanat atölyeleri düzenleniyor. Müzik öğrencileriyle, profesyonel müzisyenler burada düzenlenen atölyelerde bir araya geliyor. Kayaköy`de köyden toplanan objelerin sergilendiği küçük bir müzede var.
AFKULE MANASTIRI
Kayaköy`ün 3 km. kadar uzağında, denize bakan bir uçurumun kenarında halk arasında Afkule adıyla bilinen Hagios Elefterios Manastırının kalıntısı var. Patika bir yolla ulaşılabilen manastırın Elefterios adında bir keşiş tarafından kayalara oyularak inşa edildiği ve bu keşişin ömrünün sonuna kadar burada çile çektiği kabul edilir. Daha sonraki yıllarda da iki katlı manastır binası, şapel ve sarnıç gibi günümüze kalıntıları ulaşan manastır yapıları inşa edilmiş. Manastırın bulunduğu noktanın manzarası müthiş; buradan İblis Burnu, Kurdoğlu Burnu, hatta açık havada Rodos Adası bile görülebiliyor. Kayaköy çevresindeki denize girilebilecek ve yürüyerek ulaşılabilen birçok koy var, bunların çoğuna Fethiye`den tekne turları da düzenleniyor
GEMİLER ADAS
Fethiye çevresindeki onlarca adadan biri de, Kayaköy`ünden batıya doğru devam eden yolun sonundaki küçük koyun karşısında yer alan Gemiler Adası. Üzerinde denizin içine kadar inen kalıntılar görülen adanın bir bölümünün 3.yüzyıl`da meydana gelen depremlerle su altında kaldığı anlaşılıyor. 5.yüzyıl`da önemli bir dini merkez durumuna gelen adanın 7.yüzyıl`da Araplarca yakılıp, yıkıldığı kabul edilir.
Ortaçağ`da önemli bir yerleşim olduğu anlaşılan ada boydan boya surla çevrili; adada büyük ölçüde yıkılmış dört kiliseyle, bir çok şapel ve iki kilise arasında uzanan kısmen yıkılmış tünel kalıntısı da var. Şimdilerde yerli ve yabancı yatçıların uğrak yeri olan Gemiler Adası en yüksek noktasında yer alan bir kilise (Zirve Kilisesi) nedeniyle Ortaçağ`da Aya Nikola adası olarak adlandırılmıştı. Zirve Kilisesinde yapılan kazılarda geometrik desenlerle ve mitolojik olayların yer aldığı taban mozaikleri ortaya çıkarılmış ve büyük bir yangın sonucunda yıkıldığı anlaşılmış; bu da Arap akınlarının kanıtı olarak görülüyor.
ERSOY SOYDAN
http://www.tumgazeteler.com/?a=3962445
Fethiye yakınlarındaki terk edilmiş bir kasabaya; Kayaköy`e gidiyoruz. 20.yüzyıl başında Fethiye`de büyük bir kasaba olan Kayaköy, şimdi bomboş evleri ve sokaklarıyla mübadele acısının sessiz bir tanığı adeta.
Halk arasında kasabanın 19. yüzyıl başında Fethiyeli Kör Kasap adında bir Rum tarafından kurulduğu anlatılır, ancak Kayaköy`ün tarihinin çok eskilere de dayandığı bilinir. Kasabanın antik çağda Karmylessos olarak bilinen ve Strabon`un sarp bir dağın yamacında, dar ve derin bir vadinin içinde diye anlattığı kentin kalıntıları üzerine kurulduğu kabul edilir. Kaya Çukuru olarak adlandırılan düzlüğün kenarında gelişen Kayaköy`ün, içindeki kayaya oyulmuş bir mezarla ve Gökçeburun mevkiinde bulunan lahitler Karmylessos`un burada olduğunun işareti gibidir.
Kasabanın eski adı olan Levissi`ye ilk olarak 14.yüzyıl`da bölgeye gelen İtalyan gezgin Sanuda`nın anılarında rastlanır. Levissi`nin ilk olarak 7. ya da 8.yüzyıl`da Arap akınlarından kaçan Gemiler Adası sakinlerince kurulduğu sanılır. Rumlar yerleşimin önündeki düzlüğe yerleşmeyip, kayalık yamaçlara evlerini kurmuşlar, eğimli araziyle uyumlu, birbirinin manzarasını ve ışığını kesmeyen kutu gibi tek ya da iki odalı küçücük evler inşa etmişler. Su kaynakları kısıtlı olduğu için her eve yağmur sularını topladıkları sarnıçlar yapmışlar.
19.yüzyıl`ın sonunda kasaba kaza merkezi Fethiye`yi geçmiş; o yıllarda Kayaköy`de (Levissi) 3137 Rum yaşarken; Fethiye`de (Makri) 1500 kişi yaşıyormuş. Kayaköy Rumları çoğunlukla Rodos gibi Ege adalarından gelerek buraya yerleşmiş, geçimlerini daha çok marangozluk, demircilik, bakırcılık ve kalaycılık gibi sanatları icra ederek kazanıyorlarmış, birçoğu da çevredeki Türk köylerine işçi olarak çalışmaya gidermiş. 1923 yılındaki nüfus mübadelesinden sonra kasabanın Rumları Yunanistan`a gönderilmiş; Fethiye ve Kayaköy`den göç eden Rumlar, Atina`nın Nea Makri mahallesine yerleşmiş. Selanik civarında gelen Türkler ise Kayaköy`e yerleştirilmiş. Türkler; altında ahır, üstünde tek göz oda olan evlerde ve suyu olmayan kasabada yaşayamamış, birkaç aile dışında tamamı aldıkları evleri devlete geri verip başka yerlere göç etmiş. Bazı aileler ise ovada yeni bir köy kurmuş. İkinci kez boşalan evlere bir daha kimse yerleşmemiş, bu nedenle Kayaköy içinde kimsenin yaşamadığı hayalet bir kent durumuna gelmiş.
.jpg)
Kayaköy`ün iki kilisesi de sağlam. Bunlardan Panagia Pirgiotissa Kilisesi, Kayaköy`ün aşağı mahallesinde; 1960`lı yıllara kadar cami olarak kullanılan kilisenin üst örtüsü de, ikonostasisi de sağlam. Kilisenin bahçesinde tekrar kullanılmak istenen mezarlardan çıkarılan kemiklerin toplanıldığı ve osteofilak olarak adlandırılan bir depo var. Buradaki kemikler hala yerinde duruyor. Eskiden bu topraklarda yaşayanlar verimli toprakları kaybetmemek için büyük çaba harcıyordu, asla ekip, biçtikleri arazilere ev yapmıyor, toprağa dolayısıyla doğaya büyük saygı gösteriyorlardı.
Taksiyarhis Kilisesi ise Yukarı mahallede. Avlusundaki çakıl taşlarından yapılmış taban döşemesi sağlam. Diğer kiliseye göre daha kötü durumda olan yapının içinde süsleme görülmüyo
Çatısız, penceresiz ve ahşap kısımları yok olmuş taş evler koruma altına alınmış. Ancak evler doğanın acımasızlığına terk edilmiş durumda; yağmur, fırtına bir yana, içini saran incir ağaçlarının kökleri duvarları parçalıyor, inşaat yasağı olduğu için Kayaköy bir yandan güya korunurken, diğer yandan usul usul yıkılıyor. Evlerin yaklaşık 50 tanesi özel mülkiyet, kalanlar devletin malı. Kayaköy`ün içinde 40 kadar aile; ovada ise 2000 kişi yaşıyor. Türk-Yunan dostluk köyü ilan edilen Kayaköy`deki evlerin restore edilerek turizme kazandırılması amaçlanıyor. Köyde bir çok lokanta ve pansiyon bulunuyor.
Kayaköy`ün otantik ortamı hem turistleri, hem de sanatçıları kendisine çekiyor. Yaz aylarında Kayaköy`de fotoğraf ve sanat atölyeleri düzenleniyor. Müzik öğrencileriyle, profesyonel müzisyenler burada düzenlenen atölyelerde bir araya geliyor. Kayaköy`de köyden toplanan objelerin sergilendiği küçük bir müzede var.
AFKULE MANASTIRI
Kayaköy`ün 3 km. kadar uzağında, denize bakan bir uçurumun kenarında halk arasında Afkule adıyla bilinen Hagios Elefterios Manastırının kalıntısı var. Patika bir yolla ulaşılabilen manastırın Elefterios adında bir keşiş tarafından kayalara oyularak inşa edildiği ve bu keşişin ömrünün sonuna kadar burada çile çektiği kabul edilir. Daha sonraki yıllarda da iki katlı manastır binası, şapel ve sarnıç gibi günümüze kalıntıları ulaşan manastır yapıları inşa edilmiş. Manastırın bulunduğu noktanın manzarası müthiş; buradan İblis Burnu, Kurdoğlu Burnu, hatta açık havada Rodos Adası bile görülebiliyor. Kayaköy çevresindeki denize girilebilecek ve yürüyerek ulaşılabilen birçok koy var, bunların çoğuna Fethiye`den tekne turları da düzenleniyor
GEMİLER ADAS
Fethiye çevresindeki onlarca adadan biri de, Kayaköy`ünden batıya doğru devam eden yolun sonundaki küçük koyun karşısında yer alan Gemiler Adası. Üzerinde denizin içine kadar inen kalıntılar görülen adanın bir bölümünün 3.yüzyıl`da meydana gelen depremlerle su altında kaldığı anlaşılıyor. 5.yüzyıl`da önemli bir dini merkez durumuna gelen adanın 7.yüzyıl`da Araplarca yakılıp, yıkıldığı kabul edilir.
Ortaçağ`da önemli bir yerleşim olduğu anlaşılan ada boydan boya surla çevrili; adada büyük ölçüde yıkılmış dört kiliseyle, bir çok şapel ve iki kilise arasında uzanan kısmen yıkılmış tünel kalıntısı da var. Şimdilerde yerli ve yabancı yatçıların uğrak yeri olan Gemiler Adası en yüksek noktasında yer alan bir kilise (Zirve Kilisesi) nedeniyle Ortaçağ`da Aya Nikola adası olarak adlandırılmıştı. Zirve Kilisesinde yapılan kazılarda geometrik desenlerle ve mitolojik olayların yer aldığı taban mozaikleri ortaya çıkarılmış ve büyük bir yangın sonucunda yıkıldığı anlaşılmış; bu da Arap akınlarının kanıtı olarak görülüyor.
ERSOY SOYDAN
http://www.tumgazeteler.com/?a=3962445
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)