11 Aralık 2010 Cumartesi

Tarihte İlk Türk Kadın Ressam.....Mihri Müşfik Hanım




 
 
  Mihri Müşfik Hanım ilk kadın ressamlarımızdandır ve 1886 yılında doğmuştur. Babası Askeri Tıbbiye ‘nin ünlü hocalarından Çerkes Mehmet Rasim Paşa'dır. Annesi de yine Kafkasya göçmeni bir aileden gelmektedir. Aynı zamanda Hale Asaf 'ın teyzesi olan ilk Türk kadın ressamı Mihri Hanım, sonraları Bursalı Selami Paşa'nın oğlu hariciye memurlarımızdan olan Müşfik Bey'le evlendiği için Mihri Müşfik adıyla da tanınmıştır. Mihri Müşfik , o zamanlar İstanbul 'a yerleşmiş olan ressam Fausto Zonaro 'dan dersler almış ve İtalya'da (Roma) ve Fransa'da (Paris) özel atölye ve sanat okullarında öğrenim görmüştür. Roma'da yaşantısı sırasında, Vatikan Müzesi'ne bir tablosu bile konuldu. Hatta, Papa'nın bir portresini yaptı. Papa , ilk defa bir kadın ressama poz veriyordu. Bütün bunlar, arkadaşı meşhur Danonçiyo'nun özel dostluğunun eseri idi. Roma, Vatikan'da Papa'nın portresini yapmış ve yapıtı Vatikan Müzesi'ne alınmıştır. Sanayi-i Nefise'nin bünyesinde yeralan İnas (Kız) Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kurulmasına öncülük etmiş olup aynı okulda müdürlük, öğretmenlik görevinde bulunmuştur.(Bu vesile ile ressam Nazlı Ecevit ‘in de hocasıdır) 1938-1939-1943 dünya sergilerine katılan sanatçı daha sonra ABD'ye yerleşmiş ve yaşamını Amerikan zenginlerine özel dersler vererek sürdürmüştür. Genellikle bütün meşhur ressamlarda olduğu gibi, çalışma gücünü yitirdikten sonra, yaşamının son yılları zorluklarla ve sefalet içinde geçen sanatçı 1954 yılında aramızdan ayrılmıştır. Portre ve natürmort çalışmalarıyla dikkat çeken sanatçının resim heykel müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır.








 












 




http://www.wardom.org/tarihte-ilk-turk-kadin-ressam-t338144.html-bazı fotoğraflarda netten görsellerden alıntıdır

10 Aralık 2010 Cuma

NOEL KUTLAMALARI TURKLERDEN ALINMIS BIR UYGULAMADIR...BU DA BİLİMSEL-ilginç geldi,paylaşmak istedim

Noel bayramının kökeni....




  İnanabilir misiniz, yüzyıllardır

  Hıristiyanları n İsa'nın doğuşu olarak kutladığı

  Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş

  bayramı olduğuna? Nereden nereye, inanılacak gibi değil,

  değil mi? Ben de ne yazık ki, yeni öğrendim.
 

  Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanları n Noel

  bayramını tamamıyla Türklerden almış olduğunu

  gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem

  de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu

  arada Türk devletlerinden başka birilerine aynı konuyu

 bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan

 bölgesinden İsmail Bey'den yanıt geldi, verdiği

  yanıt birebir aynı olmasa da çok uyduğunu gördüm.

  Olay şöyle:



  Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki

  inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün

  tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi,

  gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar

  uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif

  olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde

  görebiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve

  kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi,

  gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok

  önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp

  gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece

  gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi

  yenerek zafer kazanıyor. Güneşin yeniden doğuşu, bir

  yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı

  Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan güneş.

  Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya,

  günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini,

  yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam

  ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi diye

  Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye

  ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar

 bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.

  İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu

  bayram için, evler

  temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın

  etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.

  Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor,

  aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

  Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.

  Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür

  çoğalır, uğur gelirmiş.

  Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta

  Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı

  bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden

  Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya

  gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları

  söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.

  Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

 

  Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak

  algılanıyor ve bu olayın Pagan halklardan alınıp

  İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette

 yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337)

 zamanında İznik'te toplanan konsülde, 22

  Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu Pagan

  Bayramı'nı İsa'nın doğumu olarak 24

  Aralık'a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı

  kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık'ta

  kutluyorlarmış bunu. Çam süsleme ise ilk 1605'te

  Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.

 

  Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük

  bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı

  Türklerden yürütmüş. Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha

  nelerin geçtiği ortaya çıkacak? Belki de yazının ve

  dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.

 

  Muazzez İlmiye Çığ 18.12.2007

6 Aralık 2010 Pazartesi

Sağlık iksiri maya-sizlerlede paylaşmak istedim...


Ekmek,tatlı,börek gibi hamurişlerini kabartmak için kullandığımız mayanın eşsiz bir sağlık iksiri olduğunu biliyor muydunuz?
Ekmek, hamurişi ve tatlılara düşkün bir toplum olduğumuzdan maya, hemen her evin mutfağında sık sık kullanılıyor. Mayayı belki sadece bir hamur kabartıcı olarak düşündüğüne kadar. Oysa o doğanın bizlere bir armağanı, sağlığımız için eşsiz bir nimet. Maya yüzde 50 oranında protein, B grubu vitaminler, demir, krom, magnezyum, fosfor, çinko ve selenyum gibi mineraller içeriyor.


Japon ve Amerikalı araştırmacıların yaptıkları uzun çalışmalar sonucunda mayanın içindeki genlerin insan genlerine çok benzediği kanıtlandı. Bu önemli buluş sayesinde çok yakında insan DNA'sının daha iyi tanınacağı ve bugün çaresi olmayan pek çok hastalığın önceden teşhis edilip önlenebileceği tahmin ediliyor.


Mayanın sağlık ve güzelliğimize katkılarını keşfederek ona hakkettiği değeri veren gelişmiş ülkeler, bu çok değerli besini sadece bir katkı maddesi olarak değil, tabletler halinde ilaç olarak da piyasaya sunuyor.


Her yemekte kullanılıyor
Uzmanlar mayayı sadece hamurişlerinde katkı maddesi olarak düşünmemek gerektiğini belirtiyor, normal öğünlerde de tüketilmesini öneriyorlar. Dengeli beslenerek mayanın zengin içeriğinden olabildiğince yararlanmak mümkün. Örneğin kahvaltı ya da ikindi öğünlerinde ılık süte ilave edilerek içilebilir. Öğle ya da akşam öğünlerinde salata veya mezelere eklenerek yenilebilir. Hatta meyve sularına karıştırılabilir.


Ancak maya, kek, börek ve tatlı hamurlarını kabartmak için kullaılan kabartma tozu ile karıştırılmamalı. Karbonatı andıran ve beyaz bir toz şeklinde olan bu madde, mayanın kimyevi bir versiyonu olup aynı kabartma işlevini sağlıyorsa da mayanın içerdiği besin değerlerine sahip değil.


Maya nedir?

Maya, mantarlar grubunda yer alan tek hücreli canlılardır. Çıplak gözle görülmeyecek kadar küçük, yuvarlak ve renksiz hücrelerden oluşan maya, sıcakla temas edince çoğalır. Bira mayası olarak da bilinen bu madde, başta ekmek olmak üzere çeşitli unlu mamullerin, bira ve şarap gibi içkilerin üretiminde kullanılıyor. Piyasada toz (kur) ya da kalıp (yaş) halde satılıyor.


Ekmek yapımı sırasında hamur maya ile kabartılıyor. Maya undaki nişastayı etkiliyor ve bir tür şeker olan glikoza dönüştürüyor. Sonra da glikozu alkol ve karbondioksite ayrıştırıyor. Oluşan karbondioksit gazı mayalanan hamur içinde baloncuklar halinde dağılarak hamurun kabarmasını sağlıyor. Pişirme işlemi sonunda hamura katılan suyun büyük bir bölümü, karbondioksit ve alkol uçuyor. Böylece ekmek gözenekli, kabarık ve yumuşak bir kıvam alıyor.


Sağlığınız için
Daha sağlıklı ve her dem enerjik olmak ister misiniz? Maya bu konuda size yardım edebilir.Çünkü o etkili bir stres atıcı. Karaciğeri temizliyor ve anne karnındaki ceninin gelişimini sağlıyor.


Ayrıca bağışıklığı güçlendirerek hastalıkları önlüyor. Özellikle sporcular, hamileler, gelişmekte olan çocuklar ve nekahat devresinde olan hastalar bu değerli besini bol bol tüketmeliler.


Sporcular: Maya, doğadaki en zengin aminoasit özleri, magnezyum, potasyum, krom, selenyum ve fosfor gibi mineralleri, B grubu vitaminleri içerdiği için özellikle spor yapanlara son derece yararlı. Bilim adamlarına göre maya, sağlığımız için çok yararlı bir besin. Organizmanın kimyevi aktivitelerini uyararak en iyi şekilde çalışmasını sağlıyor. Hücrelerin büyüme ve üremesine yardımcı oluyor. Yağ ve karbonhidrattan yoksun olduğu için hazmı kolaylaştırıyor. Bu nedenle sporcular mayalı yiyeceklerin ağırlıklı olduğu bir beslenme alışkanlığı edinmeli. Yağsız ve mayalı hamurişleri ve ekmeğe ölçülü miktarda yer veren bir beslenme programı uygulamalı, mayayı kahvaltıda süte ilave ederek ya da diğer öğünlerde salata veya mezelere ekleyerek yemeli.


Anne adayları: Hamilelik döneminde vücudun gereksinimleri artıyor. Maya tüm bu ihtiyaçları karşılayacak kadar zengin nitelikler içeriyor. Mayadaki zengin B9 vitamini (folik asit) hamilelerde çok sık rastlanan anemiyi önleyip yeni hücrelerin (plasenta gibi) üretimini uyarıyor. Cenindeki sinirsel hücrelerin gelişimesini sağlıyor. Yetişkin bir insanın günlük folik asit gereksinimi 3 mg iken hamilelik döneminde bu miktar 7.5 miligrama çıkıyor. Bu nedenle hamile kadınlar mayalı yiyecekleri, bu dönemde beslenme programlarına almalı.
http://kadin.milliyet.com.tr/saglik-iksiri-maya/kadin/haberdetay/22.03.2010/1214746/default.htm

2 Aralık 2010 Perşembe

Güçlü bir betimleyiciden eşsiz renk armonileri- SAMİ YETİK

 
 yine çok beğendiğim ressamlarımızdan-Sami Yetik(1878-1945)--sizlerle paylaşmak istedim...

Peyzaj, imzalı, duralit üzerine yağlıboya, 34x47.5 cm

(Arkas Koleksiyonu)

Öğrenme azmi ve resme karşı duyduğu heyecanı hiç yitirmeyen Sami Yetik, Türk resim tarihinin önemli ressamları arasında yer alır. Hoca Ali Rıza’nın da öğrencisi olan asker ressam Sami Yetik, pek çok Türk ressamını etkilemiştir
Sami Yetik, Asmaaltı tüccarlarından Hacı Raşit Efendi'nin oğlu olarak İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Şehzadebaşı'ndaki ilköğreniminden sonra Çiçek Pazarı Rüştiyesi ve Mülkiye İdadisi'ne devam eder. Ancak askerliğe duyduğu ilgi nedeniyle Mülkiye'den ayrılarak Kuleli Askeri Lisesi'ne geçmiştir. Resmi sevmesine rağmen çalışma fırsatı yakalayamayan Sami Yetik, dönem arkadaşı Mehmet Ali Laga'nın da etkisiyle resme yönelmiştir. Bu yıllarda Kuleli Askeri Lisesi'nde, Osman Nuri Paşa'nın yönettiği donanımlı bir atölye vardı ve Paşa yetenekli gençleri resim yapmaya teşvik ediyordu. İlk resim derslerini buradan alan Sami Yetik, Harbiye Mektebi'ne geçince de daha önceden Laga'nın girişimleriyle tanıştığı ve ömrü boyunca hayranlığını dile getirdiği Hoca Ali Rıza'nın öğrencisi olmuştur. Sami Yetik, bu okulda Hoca'nın büyük ilgisini ve takdirini görerek resim çalışmalarını sürdürmüş ve 1898 yılında mezun olarak Eyüp'teki Veterinerlik Okulu'na resim öğretmeni olarak atanmıştır. Aynı zamanda Sanayi-i Nefise Mektebi'ne devam ederek altı yıl resim eğitimi almış ve buradan da birincilikle mezun olmuştur. Askeri okullarda resim öğretmenliği yaptığı yıllarda kendi isteği ile yurtdışına çıkmak istemiş ve Mahmut Şevket Paşa'nın izniyle Paris'e gitmiştir. 1910-1912 yıllarında Julian Akademisi'nde Jean-Paul Laurens'in atölyesine devam etmiştir. Öğrenme azmini hiç yitirmeyen ve sürekli arayışlar peşinde olan sanatçı, yine bu yıllarda boş vakitlerini değerlendirerek Ecole Pigié'de de sanatını geliştirme çabası içinde olmuştur.

Sanatını yazıya da döken bir asker ressam

Sami Yetik, yurtdışındaki eğitimini tamamladıktan sonra yurda dönmüş, o da hocaları gibi Kuleli Askeri Lisesi'ne resim öğretmeni olarak atanmıştır. Balkan Savaşı'nın başlamasıyla Edirne'ye savaşa gönderilmiş ve askeri liseden beri dostu olan Laga ile birlikte Bulgarlara esir düşmüştür. Sami Yetik, Balkan Savaşı'nda gözlemlediği tüm olayları daha sonra büyük boyutlu olarak tuvaline yansıtmıştır. Bu resimlerin dokuz tanesi 1918 yılında Berlin ve Viyana sergilerine gönderilmiştir. Birinci Dünya Savaşı'na da katılan sanatçı, savaş sonrasında öğretmenlik görevine devam etmiş ve 1933 yılında binbaşıyken emekliye ayrılmıştır.



 
Ankara Samanpazarı, imzalı, 1944, tuval üzerine yağlıboya marufle, 15x24 cm

(Arkas Koleksiyonu)
Sami Yetik, resim alanındaki bilgilerini ve edindiği tecrübelerini gazetelerde makalelere dönüştürmüş ve 1940 yılında yayınlanan “Ressamlarımız” adlı kitabı hazırlamıştır. Galatasaray sergilerine katılmayı ihmal etmeyen sanatçı, önemli bir asker ressam olarak çok sayıda ressamın yetişmesinde etkili olmuştur.
Güçlü bir betimleyiciden eşsiz renk armonileri

Kurtuluş Savaşı'na muharip ressam olarak katılması, savaş konulu tablolarının biçim ve içerik olarak son derece güçlü olmasının nedenidir. Bu eserlerinde milli bilinci ve dayanışma ruhunu büyük boyutlu, kalabalık figürlü kompozisyonlar olarak başarıyla betimlemiştir. Sanatçı, emekliliğine de rastlayan 1930'lu yıllardan sonra daha küçük ölçekli peyzajlara ve figürlü kompozisyonlara, portre ve natürmortlara yönelmiştir.
Sami Yetik, peyzajlarında, panoramik manzaralara ve kentlerin kimliğini oluşturan tarihi eserlerin betimine özellikle yer vermiştir. “Kadifekale'den İzmir” panoramik manzaralarına, “Bursa, Emir Hatun Camii” tarihi eser betimlerine örnek olarak gösterilebilecek güçlü yapıtlarındandır.


 
Emir Hatun Camii, imzalı 1936 tarihli, tuval üzerine yağlıboya,

kartona marufle edilmiş, 39x29 cm (Arkas Koleksiyonu)

Ayrıca “Ankara Samanpazarı” tablosunda görüldüğü gibi sıklıkla kentsel doku içinde günlük yaşamı ele aldığı eserler vermiştir. Sanatçı, 1900'lü yıllardan başka örneklerini de gördüğümüz, döneminin beğenisine göre biçimlendirilmiş ince uzun formda, duygusal yönü ağır basan, resim espasında gözü derinliğe çeken, zengin renk değerlerine sahip peyzajlar resimlemiştir.
Sami Yetik'in tüm eserlerinde zengin paletini yansıtan fırça tuşelerinin eşsiz armonisini görmekteyiz. Planları ifadedeki gücü, renk dengelerini gözetmekteki özeni, vurgulanması gerekli özelliklerindendir. Gün ışığını ifade etmekteki başarısıyla Türk izlenimcileri arasında ayrıcalıklı yere sahiptir. Kısaca Sami Yetik, Türk resminde izlenimci üslubu yerel duyarlılıkla bağdaştırarak uygulayan ressamlarımız arasında son derece önemli bir imzadır.



Peyzajlar, imzalı,

ahşap üzerine yağlıboya,

59x19 cm

(Arkas Koleksiyonu)



Kaynakça:

• Adnan Turani, Batı Anlayışına Dönük Türk Resim Sanatı, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1977.

• Kaya Özsezgin, Sami Yetik, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 1997.

• Kaya Özsezgin, Türk Plastik Sanatçıları Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999.

• Nüzhet İslimyeli, Asker Ressamlar ve Ekoller, Asker Ressamlar Sanat Derneği Yayınları, Ankara


http://www.arkas.com.tr/pages/arkas_news/haziran_2007/haber6.html

30 Kasım 2010 Salı

En sağlıklı abur cuburlar




Atıştırmak günah olmaktan çıkmalı! İşte size formunuza zarar vermeyecek sağlıklı abur cubur önerilerimiz:


Ceviz ve çekirdek: Sadece beyin gücünü arttırmaz aynı zamanda ruh halinizi düzenler ve saatlerce tok hissetmenizi sağlarlar. Yaşlanmayı geciktirdikleri de biliniyor.



Muz: Potasyum bakımından zengindir ki bu da kan basıncını düzenliyor. İçindeki vitamin B6 ise yorgunluğu, asabiyeti ve uykusuzluğu engelliyor ve ruh halinizi yükselten serotonin salgılamanıza sebep oluyor.



Kuru üzüm: Antioksidan olarak kuvvetli oldukları kadar ağız sağlığı için de faydalılar. Kapsadığı mineraller vücuttaki östrojen ile etkileşime geçiyor ve osteoporozu önlemede yardımcı oluyor



Havuç: Provitamin A karoten açısından zengin olan havuç, antioksidan olarak da çok önemlidir ve kalp hastalıkları ve bazı kanser çeşitlerinden korur.



Bezelye ve fasulye: Bir kase haşlanmış bezelye ya da soya fasulyesi, protein, B ve C vitaminleri, karotenler ve antioksidanlar açısından kuvvetli bir tercih olur.



Elma: Fitokimyasal kaynağı olarak, kan kolesterolünü azalttığı, bağırsakları çalıştırdığı ve felç, prostat kanseri, astımı engellediği bilinir.



Patlamış mısır: Tam tahıllı ve iyi bir lif kaynağı olan patlamış mısırın 30 gramı da harika bir atıştırmalık olabilir, tabi şeker, tuz ve yağ eklemediğiniz sürece!



Yulaf ezmesi: Protein, antioksidan, karbonhidratlar, lif, vitamin ve minerallerle dolu ve sizi öğlene kadar tok tutar.



Üzüm: A, C ve B6 vitaminleri kadar demir ve selenyum kaynağıdır da ve kanseri önler.



Jöle: Gayet keyifli olması dışında, yağsızdır ve şekersiz olanları tercih ettiğiniz sürece kilonuz için de endişelenmeniz gerekmez.
http://kadin.milliyet.com.tr/en-saglikli-abur-cuburlar/kadin/haberdetay/02.03.2010/1205808/default.htm

27 Kasım 2010 Cumartesi

Sanatçılar İstanbul’u ve kültürlerini anlatıyor

 “Kültürel Farklılığın Renkleri” belgeseli İstanbul’un ne kadar çok çeşit barındıran bir şehir olduğunu, sanatçıların dilinden anlatıyor


Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’na yüzyıllarca başkentlik yapmış, böylece pek çok
kültürü içinde barındıran İstanbul’da yaşayan çeşitli cemaatlere mensup sanatçılar, “Kültürel Farklılığın Renkleri” adlı belgeselde tanıtılıyor.


Annie G. Pertan’ın senaryosunu yazdığı, yapımcılığını üstlendiği ve yönettiği filmde farklı kültürlerden gelen usta isimler kendi bakışlarından İstanbul’u ve bu kentin onlara nasıl ilham verdiğinden bahsediyor. Ahırkapı Roman Orkestrası,

Lolita Asil, Leonidas Asteris,

Kobra Murat, Sibel Horada, Selim Sesler, Robert Haddeler, Hayko Cepkin, İzzet Keribar, Ara Güler, Suzy Hug Levi, Erol Sarrafian, Habib Gerez gibi her biri birbirinden farklı mesleğe ve yaşam biçimine sahip isimlerin hem anılarını hem eserlerini bu belgeselde görmek mümkün.

İstanbul’da yaşayan, İstanbul’dan beslenen, İstanbul’da sanat eserlerini yaratan sanatçılar 35 saat süren söyleşilerle yansıtılırken, fonda tarihi yarımadayı ve Boğaziçi kıyıların, İstanbul’un farklı kültürlerini barındıran yerleşim yerlerini (Balat, Fener, Hasköy, Galata, Kurtuluş, Şişli, Beyoğlu) görebiliyoruz.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri çerçevesinde hazırlanan, kurgusu Kopenhag ve Berlin’de yapılan belgesel,

29 Kasım Pazartesi

günü 19.00’da Pera Müzesi’nde izleyicileriyle buluşuyor. Daha sonra 2 Aralık’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde,

20 Ocak’ta Sismanoglio Megaro’da (Şişmanoğlu Konağı) izlenebilecek.

http://www.milliyet.com.tr/sanatcilar-istanbul-u-ve-kulturlerini-anlatiyor/cumartesi/haberdetay/27.11.2010/1318990/default.htm

Doğa şaheseri yüzenada-güzel yurdumun bilinmeyen güzellikleri...


http://sizdensize.milliyet.com.tr/Gezi-Tatil/Doga_saheseri_yuzenada/HaberDetay/1625

izmirsehir.comDoğa şaheseri yüzenada


Solhan ilçesi Hazarşah Köyü Aksakal Göl Mezrasındaki Ada, o yörede yaşayan halk tarafından keşfedilmiştir.


Solhan ilçesi Hazarşah Köyü Aksakal Göl Mezrasındaki Ada, o yörede yaşayan halk tarafından keşfedilmiştir. Sözkonusu ada, şimdiye kadar görülmemiş bir tabiat olayına sahiptir. Bingöl-Solhan karayolunda 4.5 Km. uzaklıktadır. Yolu stabilize olup, 1.5 km'dir. Yolun asfaltlanması ve gölün ıslahı halinde yerli ve yabancı turistlerin ilgisini artıracaktır.


Bingöl'ün turizmi doğa güzelliklerine dayanır. Yüzenada da tamamen doğaldır. Göl'ün üç tarafı dağlar ve tepelerle çevrilmiş düz arazi üzerinde bulunan krater göl konumundadır. Göl'ün şimdiki alanı 300 m2' nin üzerindedir. Islahı halinde 500 m2'den fazla olur. Gölün derinliği 50 metreden fazla olduğu sanılmaktadır. Göle devamlı akıntı olduğu tespit edilmiştir. Gölün altından ve kemerlerinden giren su, gölün alt tarafından, gölden daha aşağıdan dereyi beslemektedir. Ufak ufak kaynaklar bu görüşü teyit etmektedir. Yaz ve kış aylarında su seviyesi aynı kalmaktadır. Su tatlı ve berrak olup, herhangi bir madensel tuz ihtiva etmemektedir. Balık yetiştirmek mümkündür.


Gölün ortasından hareket eden üç ada vardır. Adalar göl içinde bağımsızdır. Üstüne binildiği zaman sal gibi her tarafa ağır ağır hareket etmektedir. Adanın üzerinde 4-5 tane bodur ve dış budak ağacı mevcuttur. Çevredeki bitkiler gölün mevcut suyu ile beslenmektedir. Ada üzerinde bulunan ot kökleri sarılıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynamış ve yapışmış durumdadır. Ayrıca gölün ortasında bulunan adanın yapısı incelendiğinde çayır, ayrık ot ve suda yetişen çeşitli bitkilerin ada üzerinde mevcut olduğu görülmektedir. Gölün çevresinde de çeşitli bitkilere rastlamak mümkündür. Yeşil alanın dışında kalan arazi gölden çok yüksektir. Çevresi meşe ve yeşil alan ile kaplıdır.
http://sizdensize.milliyet.com.tr/Gezi-Tatil/Doga_saheseri_yuzenada/HaberDetay/1625